Kan Kokan Gelinlik

Chapter 1 — Kan Kokan Gelinlik

Ceylan, ipek şalvarının cebinden çıkardığı paslı bıçağı sıktı. Düğün alayı yaklaşıyordu. Davul zurna sesleri, ölümün ayak sesleri gibiydi. Bugün, hayatının en karanlık gününe uyanmıştı. Bugün, sevdiği adamdan koparılıp, tanımadığı bir adama, bir töreye kurban edilecekti. Mardin’in taş sokakları, sanki kanla yıkanmış gibi kırmızı görünüyordu gözüne.

On yedi yaşındaydı. Gözleri, Mezopotamya ovasının sonsuzluğunda kaybolan ceylan gibi ürkekti. Ahmet’i sevmişti. Gizli saklı buluşmalarda, yıldızların altında birbirlerine fısıldadıkları aşk yeminleri, şimdi birer yalandan ibaretti. Ahmet, amcasının oğlu tarafından öldürülmüştü. Cinayetin sebebi, aşiretler arasındaki kan davasıydı. Ve şimdi, töre gereği Ceylan, Ahmet’in katilinin kardeşiyle evlenmek zorundaydı. Kan, kanla temizlenecekti. Bir can, diğer canın yerine geçecekti.

Annesi, kapının önünde belirdi. Yüzü, bin yıllık bir çınar ağacının kabuğu gibi kırışıktı. Gözleri, kederden şişmişti. “Ceylan’ım,” dedi titrek bir sesle. “Hazır mısın?”

Ceylan, annesine baktı. Gözlerinde, isyan ve çaresizlik bir aradaydı. “Hayır anne,” dedi fısıltıyla. “Hazır değilim. Hiçbir zaman hazır olmayacağım.”

Annesi, Ceylan’a yaklaştı. Elini, kızının yanağına koydu. “Biliyorum kızım. Ama mecburuz. Başka çaremiz yok.”

Ceylan, annesinin elini tuttu. Gözyaşları, şalvarına damlıyordu. “Neden anne? Neden ben? Neden benim hayatım bu kadar değersiz?”

Annesi, Ceylan’ı bağrına bastı. “Sus kızım. Böyle konuşma. Senin hayatın çok değerli. Ama töre, senden daha güçlü.”

Davul zurna sesleri daha da yaklaştı. Ceylan’ın kalbi, göğsünde bir kuş gibi çırpınıyordu. Ölüm, kapıyı çalmak üzereydi.

******

Ahmet’le ilk tanıştıkları günü hatırladı. Bahar gelmişti. Badem ağaçları çiçek açmıştı. Ahmet, elinde bir demet papatya ile gelmişti yanına. Gözleri, güneş gibi parlıyordu. “Ceylan,” demişti. “Bu papatyalar, senin güzelliğinin birer yansıması.”

O gün, Ceylan’ın kalbi ilk kez bu kadar hızlı atmıştı. O gün, hayatının aşkını bulduğunu anlamıştı. Ama aşkları, uzun sürmedi. Kan davası, onların arasına girdi. Ahmet, bir kurşunla yere serildi. Ceylan’ın dünyası, o gün karardı.

******

Kapı açıldı. Aşiretin ileri gelenlerinden biri, içeri girdi. Yüzü, sert ve ifadesizdi. “Gelin hazır mı?” diye sordu. Sesi, buz gibiydi.

Annesi, Ceylan’dan ayrıldı. “Hazır,” dedi titrek bir sesle.

Adam, Ceylan’a baktı. Gözleri, Ceylan’ı baştan aşağı süzdü. “Gelin arabası hazır. Bekliyoruz.”

Adam, dışarı çıktı. Ceylan, annesine baktı. Gözlerinde, yalvarış vardı. “Anne, ne olur beni kurtar. Ne olur beni bu cehenneme gönderme.”

Annesi, Ceylan’ın yüzünü okşadı. “Keşke elimden gelse kızım. Keşke seni kurtarabilsem. Ama yapamam. Töreye karşı gelemem.”

Ceylan, annesinin kollarından sıyrıldı. Odasına koştu. Sandığından, bembeyaz gelinliğini çıkardı. Gelinlik, kan kırmızısına boyanmıştı sanki. Gözyaşları, gelinliğin üzerine damlıyordu.

******

Gelinliği giydi. Aynaya baktı. Aynadaki yansıması, yabancıydı. Sanki, başka birisiydi. Sanki, Ceylan ölmüştü ve yerine, bir töre kurbanı gelmişti.

Kapı tekrar açıldı. Bu sefer, içeri Ahmet’in annesi girdi. Yüzü, perişandı. Gözleri, kan çanağına dönmüştü. “Ceylan’ım,” dedi hıçkırarak. “Affet bizi. Seni bu duruma düşürdüğümüz için affet.”

Ceylan, Ahmet’in annesine baktı. Kalbinde, öfke ve acı bir aradaydı. “Sizi affetmiyorum,” dedi soğuk bir sesle. “Hiçbirinizi affetmiyorum. Benim hayatımı çaldınız. Benim aşkımı öldürdünüz.”

Ahmet’in annesi, Ceylan’ın ayaklarına kapandı. “Ne olur bizi affet. Biz de çaresiziz. Töreye karşı gelemeyiz.”

Ceylan, Ahmet’in annesini itti. “Kalk yerden. Töreye karşı gelememek mi? Yoksa korkak olmak mı? Siz sadece korkaksınız. Hepiniz korkaksınız.”

******

Davul zurna sesleri, evin içinde yankılanıyordu. Gelin alayı, kapının önünde bekliyordu. Ceylan, odasından çıktı. Başı dik, omuzları genişti. Gözlerinde, intikam ateşi yanıyordu.

Merdivenlerden indi. Her adımda, kalbi biraz daha taşlaşıyordu. Her adımda, biraz daha ölüme yaklaşıyordu.

Kapının önüne geldi. Gelin arabası, onu bekliyordu. Araba, süslenmişti. Ama Ceylan’ın gözünde, sadece bir tabuttu.

Gelin arabasına bindi. Araba, hareket etti. Mardin’in taş sokaklarında ilerliyordu. Ceylan, dışarı baktı. İnsanlar, ona bakıyordu. Bazıları, ona acıyordu. Bazıları, onu kıskanıyordu. Ama hiç kimse, onun ne hissettiğini anlamıyordu.

Araba, durdu. Ceylan, arabadan indi. Karşısında, konağın kapısı vardı. Konak, heybetli ve karanlıktı. Sanki, bir canavara benziyordu.

Konağın kapısı açıldı. İçeriden, damat çıktı. Yüzü, ifadesizdi. Gözleri, soğuktu. Ceylan’a baktı. Sanki, bir eşyaya bakıyormuş gibiydi.

Damat, Ceylan’ın elini tuttu. Ceylan, elini çekti. “Bana dokunma,” dedi soğuk bir sesle. “Senden iğreniyorum.”

Damat, umursamadı. Ceylan’ın elini tekrar tuttu. Onu, konağın içine çekti.

******

Ceylan, konağın içine girdi. İçerisi, kalabalıktı. Herkes, ona bakıyordu. Gözler, üzerindeydi. Sanki, bir hayvanat bahçesindeymiş gibi hissediyordu.

Damadın annesi, Ceylan’a yaklaştı. Yüzü, sahte bir gülümsemeyle kaplıydı. “Hoş geldin kızım,” dedi. “Bu ev, artık senin evin.”

Ceylan, kadına baktı. “Bu ev, benim mezarım,” dedi soğuk bir sesle.

Kadın, şaşırdı. Ama gülümsemesini bozmadı. “Saçmalama kızım. Böyle konuşma. Sen, artık bu ailenin bir parçasısın.”

Ceylan, kadının elini itti. “Ben, hiçbir ailenin parçası değilim. Ben, sadece bir kurbanım.”

Kadın, sinirlendi. Ama kendini tuttu. “Hadi kızım. Yorgunsun. Seni odana götürelim. Dinlen biraz.”

Ceylan, itiraz etmedi. Kadınla birlikte, merdivenlerden yukarı çıktı. Bir odaya girdiler. Oda, büyük ve gösterişliydi. Ama Ceylan’ın gözünde, sadece bir hapishaneydi.

Kadın, Ceylan’ı yalnız bıraktı. Ceylan, odada tek başına kaldı. Pencereye yaklaştı. Dışarı baktı. Mardin’in taş sokakları, karanlığa gömülmüştü. Yıldızlar, parlamıyordu. Sanki, gökyüzü de yas tutuyordu.

Birden, kapı açıldı. Ceylan, irkildi. Arkasını döndü. Karşısında, damat duruyordu. Elinde, bir tepsi vardı. Tepside, şarap ve iki kadeh vardı.

Damat, Ceylan’a yaklaştı. “Şarap içer misin?” diye sordu. Sesi, hala soğuktu.

Ceylan, damada baktı. “Seninle aynı havayı bile solumak istemiyorum,” dedi soğuk bir sesle.

Damat, omuz silkti. “Farketmez,” dedi. “Nasıl olsa, bu gece benimsin.”

Ceylan’ın gözleri, öfkeyle parladı. “Bana dokunmaya cesaret etme,” dedi. “Yoksa seni öldürürüm.”

Damat, güldü. “Öldürmek mi? Sen mi beni öldüreceksin? Sen, sadece bir kadınsın. Benim karşımda hiçbir şansın yok.”

Damat, tepsideki şarabı yere döktü. Kadehleri kırdı. Ceylan’a yaklaştı. Gözlerinde, şehvet ve vahşet vardı. Ceylan, geriye doğru kaçtı. Ama damat, onu yakaladı. Duvara yasladı. Ellerini, başının üzerine koydu. Ceylan, çaresizce bağırmaya başladı.

Birden, kapı açıldı. İçeri, Ahmet’in amcası girdi. Elinde, bir silah vardı. Gözleri, kan çanağına dönmüştü. “Ne yapıyorsun sen?” diye bağırdı. “Bırak o kızı!”

Damat, amcasına baktı. Şaşırdı. “Amca, sen ne yapıyorsun burada?” diye sordu.

Ahmet’in amcası, silahı damada doğrulttu. “Sana bırak dedim!” diye bağırdı. Sesi, öfkeden titriyordu.

Damat, Ceylan’ı bıraktı. Geriye doğru çekildi. “Amca, ne oluyor? Neden böyle davranıyorsun?” diye sordu.

Ahmet’in amcası, tetiği çekti. Silah patladı. Damat, yere yığıldı. Ceylan, şok içinde, olanları izliyordu. Ne olduğunu anlamıyordu.

Ahmet’in amcası, Ceylan’a baktı. Gözlerinde, pişmanlık vardı. “Affet beni kızım,” dedi. “Seni bu cehennemden kurtarmak zorundaydım.”

Sonra, silahı kendi kafasına dayadı…