Eski Kafe, Yeni Yalanlar
Chapter 1 — Eski Kafe, Yeni Yalanlar
Yüzümdeki rüzgarın acımasızlığı, sanki geçmişin hayaletlerini de beraberinde getiriyordu. İstanbul Boğazı’nın hırçın suları, içimdeki karmaşadan farksızdı. Elimdeki kahve bardağı titriyordu, hem soğuktan hem de içimde biriken o tanıdık, dayanılmaz acıdan.
Adım İrem Yılmaz. Otuz iki yaşındayım ve hayatımın en büyük hatasını affetmeye çalışıyorum: onu kaybetmek. Buse… İsmi bile içimde bir senfoni başlatırken, şimdi o senfoni sadece hüzünlü bir melodiye dönüşmüştü. Beş yıl önce, gururumun kurbanı olmuş, onu, aşkımızı hiçe saymıştım. Şimdi ise, her şeyimi geri almak için buradayım.
Boğaz’ın kıyısındaki bu küçük kafede, Buse ile ilk tanıştığımız yerdeyim. O zamanlar hukuk fakültesi öğrencisiydim, o ise konservatuvarın yıldızı. Göz göze geldiğimiz o ilk an, hayatımın en büyülü anıydı. Sanki evren, ikimizi bir araya getirmek için özel bir çaba sarf etmişti. Şimdi o büyülü anı yeniden yaşamak, yeniden yaratmak için buradayım. Ama Buse artık aynı Buse değil. Ben de değilim.
Kafenin camından içeri baktım. İçeride, piyanonun başında bir kadın oturuyordu. Uzun, dalgalı saçları, her tuşa dokunuşunda ahenkle dans ediyordu. Yüzü bana dönüktü. Kalbim bir an durdu sandım. O muydu? Daha olgun, daha güçlü bir ifade vardı yüzünde. Sanki yaşadığı acılar, onu daha da güzelleştirmişti.
Derin bir nefes aldım ve kapıya doğru yürüdüm. Elim kapı koluna uzanırken, bütün cesaretimi toplamaya çalıştım. Beş yıl... Beş yıl boyunca onsuz geçen her an, içimde bir yara olarak kaldı. Şimdi o yarayı iyileştirme, onu yeniden kazanma fırsatım vardı. Ama ya beni affetmezse? Ya çok geç kalmışsam?
Kapıyı açtım. Kafenin içindeki sıcak hava yüzüme vurdu. Piyano sesi daha da belirginleşti. Buse, gözlerini tuşlardan ayırmadan çalmaya devam ediyordu. Sanki beni duymamış, görmemişti. Yavaş adımlarla ona doğru yaklaştım. Her adımda, kalbim daha hızlı atıyordu. Geçmişin hayaletleri, etrafımda dans etmeye başladı. O ilk bakışma, ilk öpücük, ilk kavga... Her şey gözümün önünden geçti.
Piyanonun yanına geldiğimde, sonunda gözlerini benden yana çevirdi. Okyanus yeşili gözleri, bir an şaşkınlıkla parladı, sonra yerini buz gibi bir soğukluğa bıraktı. Yüzünde hiçbir duygu belirtisi yoktu. Sanki karşısında bir yabancı duruyormuş gibiydi.
"İrem?" dedi, sesi buz gibiydi. "Senin burada ne işin var?"
Sustum. Boğazım düğümlenmişti. Ne söyleyeceğimi bilemedim. Sadece ona bakabiliyordum. Gözlerindeki o soğukluk, içimi donduruyordu. Beş yıl önce onu terk eden adam, şimdi pişmanlıkla karşısında duruyordu. Ama pişmanlık, her şeyi düzeltmeye yeter miydi?
"Buse, ben..." diye başladım, ama sözümü kesti.
"Ne istiyorsun İrem? Geçmişi mi canlandırmak? Yoksa beni bir kez daha hayal kırıklığına uğratmak mı?"
"Hayır, Buse. Ben sadece..." Ellerim titriyordu. Ne kadar aciz durumda olduğumu ilk defa bu kadar net hissediyordum.
"Sadece ne?" diye sordu alaycı bir ifadeyle. "Sadece pişman mısın? Beş yıl sonra mı aklın başına geldi?"
"Evet, pişmanım," dedim. "Çok pişmanım. Sensiz geçen her güne lanet ettim. Seni geri istiyorum Buse."
Gözlerini devirdi. "Beni mi istiyorsun? Beş yıl önce beni düşünseydin keşke. Şimdi çok geç."
"Geç değil, Buse. Hala bir şansımız var. Biliyorum, hissediyorum."
"Sen hiçbir şey hissetmiyorsun İrem. Sadece kendi bencilliğini düşünüyorsun. Beni rahat bırak artık."
Arkasını döndü ve piyanonun başına geçti. Tekrar çalmaya başladı. Ama bu seferki melodi, çok daha hüzünlüydü. Sanki içindeki bütün acıları notalara döküyordu.
Çaresizce ona baktım. Ne yapacağımı bilemiyordum. Onu kaybetmek, hayatımın en büyük kabusuydu. Ama onu geri kazanmak, daha da zor görünüyordu. Tam o sırada, kafenin kapısı açıldı ve içeriye uzun boylu, karizmatik bir adam girdi. Buse’ye doğru yürüdü ve omzuna dokundu. Buse gülümsedi. O gülümseme, benim kalbime bir hançer gibi saplandı.
Adam, beni fark ettiğinde, kaşlarını çattı. "Buse, bu kim?"
Buse, adama döndü ve kolunu omzuna attı. "Tanıştırmıştım sanıyordum. Bu, eski bir arkadaşım… İrem."
Adam, elini uzattı. "Ben de Can. Buse’nin nişanlısıyım."