Kızıl Vasiyet

Chapter 1 — Kızıl Vasiyet

Kan, mermer zemine yayıldı, desenli bir vasiyetname gibi. Diz çökmüş, titreyen bedenim, bu kızıl imzanın önünde bir hiçti. O gelmişti. Yıllardır beklediğim, korktuğum, ama içten içe arzuladığım o karanlık figür. Kont Valerius.

Şehrin kalbinde, asırlık bir gölge gibi yükselen Valerius Konağı, benim gibi 'seçilmiş'lerin son durağıydı. Seçilmişler... Daha doğrusu, kurbanlar. Bu antik şehir, gölgelerin ve fısıltıların diyarıydı. Gündüzleri turistlerin akın ettiği tarihi sokaklar, geceleri vampirlerin av sahasına dönüşürdü. Ve ben, Elara, bu avın en nadide parçasıydım.

Annem, ölüm döşeğinde, bana bu laneti fısıldamıştı. “Valerius soyu seni arayacak, Elara. Saklan, kaç, ne yaparsan yap onlardan uzak dur.” Ama kaderin cilvesi, beni tam da onların pençesine sürüklemişti. Yetimhanede büyürken, her dolunayda içimde büyüyen o dayanılmaz açlığı, o karanlık dürtüyü anlamamıştım. Ta ki, o gece, Kont Valerius’un gözleri beni bulana kadar.

Konağın duvarları arasında hapsolduğum ilk hafta, bir rüya ile kabus arasında gidip geldim. Göz alıcı avizeler, kadife perdeler, antika mobilyalar... Her şey, acımasız bir gerçeği gizliyordu: Ben, Valerius’un mülkiyetindeydim. Bir oyuncak, bir kan kaynağı, belki de daha fazlası… Bunu henüz bilmiyordum.

Valerius, her gece beni ziyaret ediyordu. Soğuk parmakları tenimde dolaşırken, ruhum ürpertiyle doluyordu. Gözleri, asırlık bir acıyı ve karanlığı yansıtıyordu. Bana dokunmadan önce, uzun uzun yüzüme bakıyordu. Sanki beni değil, geçmişte kaybettiği birini arıyordu. “Neden ben?” diye sormuştum bir gece. Sesi, kadife bir fısıltı gibiydi: “Çünkü sende, ona ait bir parça var, Elara.”

Ona ait olan neydi? Bu sorunun cevabı, beni daha da korkutuyordu. Günler, gecelere karışırken, Valerius Konağı’nın sırları da yavaş yavaş açığa çıkmaya başlıyordu. Hizmetkarların fısıltıları, duvarlardaki eski portreler, kütüphanedeki yasak kitaplar… Hepsi, Valerius soyunun karanlık tarihine işaret ediyordu. Ve bu tarihin bir yerinde, benim de adım yazılıydı.

Bir gece, kütüphanede yasak bir kitap buldum. Kont Valerius’un kendi el yazısıyla tutulmuş bir günlük. Sayfalar arasında kurutulmuş bir çiçek, solmuş bir fotoğraf ve bir cümle: “Aşk, bir vampirin en büyük lanetidir.” Bu cümle, içimde bir şeyleri değiştirdi. Belki de, Valerius’un beni aradığı şey, sadece kanım değil, kalbimdi.

Günlüğün sayfaları arasında ilerlerken, Valerius’un geçmişine, acılarına ve kayıplarına tanık oldum. Yüzyıllar önce kaybettiği aşkı, onu nasıl bir canavara dönüştürdüğünü okudum. Ve anladım ki, ben sadece bir kurban değil, aynı zamanda bir umuttum. Belki de, Valerius’u bu karanlıktan kurtaracak tek kişi bendim.

Ancak, bu umut, beraberinde büyük bir tehlikeyi de getiriyordu. Konağın duvarları arasında, benden başka vampirler de vardı. Valerius’un sadık hizmetkarları, açgözlü avcılar ve karanlık sırların bekçileri. Beni yok etmek için fırsat kolluyorlardı. Çünkü benim varlığım, Valerius’un düzenini bozuyordu.

En büyük tehlike ise, Valerius’un kendisiydi. Onun karanlık cazibesi, beni her geçen gün daha da büyülüyordu. Soğuk dokunuşları, delici bakışları ve fısıltıları… Ruhumu ele geçiriyordu. Ona karşı koymak, imkansız gibiydi. Ama biliyordum ki, ona teslim olursam, sonsuza dek kaybedecektim. Hem kendimi, hem de Valerius’u.

Bir dolunay gecesi, Valerius beni şöminenin önüne çağırdı. Gözleri, her zamankinden daha karanlıktı. “Elara,” dedi, sesi titrek bir fısıltıydı. “Sana bir sır vereceğim. Bu sır, hayatını sonsuza dek değiştirecek.” Elini uzattı ve yüzümdeki bir tutam saçı okşadı. “Sen,” diye fısıldadı, “sen, benim yaratılışımın bir parçasısın.” Tam o sırada, kapı büyük bir gürültüyle açıldı ve içeriye, elinde gümüş bir hançerle, tanımadığım bir kadın girdi. “Valerius!” diye bağırdı kadın, sesi öfke doluydu. “Onu bırak! Yoksa seni de yok ederim!”