Ay Dolunayı'nın Fısıltısı

Chapter 1 — Ay Dolunayı'nın Fısıltısı

Kanımın ateşiyle uyandım, her dolunayda olduğu gibi. Ama bu sefer farklıydı. İçimde tanıdık olmayan bir coşku, bir çağrı vardı. Sanki ruhum, uzun zamandır beklediği birine doğru çekiliyordu.

Adım Aylin. Ay Tanrıçası'nın lütfuyla doğmuş, Ay Kurtları sürüsünün bir parçasıyım. Sürümüz, Kadim Orman'ın derinliklerinde, insanlardan uzak, doğanın kalbinde yaşar. Her birimiz, dolunayda insan formundan kurt formuna geçerek, içimizdeki kurdun özgürlüğünü yaşarız. Bu gece, on sekizinci dolunayımı karşılıyordum. Kurt formumu ilk kez kontrol edebileceğim geceydi. Ve belki de... eşimi bulacağım gece.

Annem her zaman 'eş' meselesini romantikleştirirdi. Ruhunun diğer yarısı, kaderin sana çizdiği yoldaş... Ama babam, Alfa Demir, daha pragmatikti. Eşler, sürünün gücünü artırmak, yeni nesilleri yetiştirmek için bir araya gelirdi. Hangisi doğruydu bilmiyordum, ama içimdeki kurt, eşini bulma düşüncesiyle sabırsızlanıyordu.

Ritüel alanına vardığımda, sürünün geri kalanı çoktan toplanmıştı. Meşaleler, geceyi aydınlatırken, davul sesleri ormanı inletiyordu. Alfa Demir, babam, kürklü omuzları gururla dik, platformun üzerinde duruyordu. Gözleri beni bulduğunda, hafifçe başını salladı. Onayını almıştım.

Derin bir nefes aldım ve kalabalığın arasına karıştım. Herkes gibi, ben de beyaz bir tunik giymiştim. Tunik, dönüşüm sırasında yırtılacak, içimdeki kurdun özgürlüğünü kısıtlamayacaktı. Kalbim deli gibi atıyordu. Etrafımdaki genç kurtlara baktım. Heyecan, gerginlik ve umut, hepsinin yüzünden okunuyordu. Hepimiz aynı kaderi paylaşıyorduk: Eşimizi bulmak ya da yalnız kalmak.

Dönüşüm başladı. Kemiklerim kırılıyor, kaslarım yeniden şekilleniyordu. Acı dayanılmazdı, ama aynı zamanda özgürleştiriciydi. Beyaz tunik yırtılırken, yerini gümüş rengi kürküme bıraktı. Gözlerim, insan gözlerimden kurt gözlerine dönüştü. Daha keskin, daha vahşi, daha anlayışlıydı.

Kurt formumla, ritüel alanının çevresinde koşmaya başladım. Diğer kurtlar da bana katıldı. Ormanın derinliklerine doğru, içgüdülerimizin bizi yönlendirdiği yere doğru ilerledik. Rüzgar yüzüme vururken, burnuma farklı kokular geliyordu. Çam ağaçlarının kokusu, ıslak toprağın kokusu... Ve bir koku daha. Daha önce hiç duymadığım, beni derinden etkileyen bir koku.

Kokuya doğru yöneldim. Kalbim daha da hızlanmıştı. Yaklaşıyordum. Kaynağına yaklaşıyordum. Bir açıklığa çıktığımda, gördüğüm manzara beni şok etti.

Açıklığın ortasında, sırtı dönük bir kurt duruyordu. Ama bu sıradan bir kurt değildi. Tüyleri siyahtan bile daha koyu, sanki geceyi emmiş gibiydi. Kasları belirgin, duruşu meydan okuyordu. Etrafında, sürümüzden birkaç kurt vardı. Hepsi de yere sinmiş, ona itaat edercesine bakıyorlardı. Kimdi bu kurt?

Kurt yavaşça döndü. Gözleri, karanlıkta parlayan iki ateş topu gibiydi. Gözleri benimle kesiştiği anda, içimde bir şimşek çaktı. İşte eşimdi. Ruhumun diğer yarısı, kaderimin bana çizdiği yoldaş... Ama gözlerinde ne sevgi, ne de şefkat vardı. Sadece... nefret.

Beklenmedik bir şekilde hırladı. Derin, tehditkar bir hırlama. Sonra da, kulaklarımı sağır eden bir sesle kükredi: "Sen... Sen benim eşim değilsin!" Ardından, şaşkınlıkla donakalmış sürümüzün içinden geçerek ormana doğru koştu. Beni, kalbim kırık, aklım karışık bir şekilde ardında bıraktı. Reddedilmiştim. Eşim tarafından reddedilmiştim. Ama neden?