Unutulmuş Bir Yüz, Acı Bir Veda

Chapter 1 — Unutulmuş Bir Yüz, Acı Bir Veda

Gözlerim kapalı, onun sesini duyduğumda, kalbim bir kez daha kırıldı. Yıllar sonra, tam da unutmaya başladığımı sandığım anda, o tanıdık melodi ruhumu esir aldı. "İpek," diye fısıldadı o derin, kadife ses, sanki zaman hiç geçmemiş gibi.

İstanbul'un kalabalığı, beni her zaman bir şekilde korumuştu. Turistlerin akınına uğrayan sokaklar, baharat kokularıyla karışan deniz meltemi, simit satan çocukların neşeli çığlıkları… Tüm bu karmaşa, içimdeki boşluğu bir nebze olsun doldurmaya yetiyordu. Ama şimdi, o ses her şeyi paramparça etmişti.

Büyükada'daki bu küçük, şirin kafede oturuyordum. Güneş, Marmara Denizi'nin üzerinde dans ediyor, sandalyelerimiz eski ahşaptan yapılmıştı. Burası, yıllar önce kaçıp geldiğim, kendimi yeniden inşa etmeye çalıştığım yerdi. İpek Demirci, başarılı bir mimar, kendi ayakları üzerinde duran, güçlü bir kadın. En azından, öyle görünüyordum.

Ta ki o gelene kadar.

Kafenin kapısından girdiğinde, tüm dünya durdu sanki. Saçları, rüzgarda savrulan altın rengi buğday tarlalarını andırıyordu. Gözleri, Ege Denizi'nin derinliklerinde kaybolmuş birer hazine gibiydi. Yüzü, yılların izlerini taşısa da, hala o unutulmaz güzelliğini koruyordu. Emir Şahin. İlk aşkım, en büyük pişmanlığım, hayatımın en karanlık yanı.

"Merhaba, İpek," dedi, sesi hala o kadar büyüleyiciydi ki, bacaklarım titremeye başladı. Dudaklarımdan tek bir kelime bile çıkmadı. Sadece, şaşkınlık ve acıyla karışık bir ifadeyle ona bakabildim. Yıllar sonra, neden şimdi buradaydı? Beni rahat bırakmaya niyeti yok muydu?

"Beni tanımamazlıktan gelme," diye devam etti, hafif bir gülümsemeyle. "Biliyorum, sana çok çektirdim. Ama inan bana, pişmanım."

Pişman mı? Bu kelime, yıllarca içimde biriktirdiğim öfkeyi daha da alevlendirdi. Pişmanlık, her şeyi geri getirebilir miydi? Kaybettiğim yılları, kırılan hayallerimi, paramparça olan kalbimi… Hiçbir şey, o günlerin acısını silemezdi.

"Ne istiyorsun, Emir?" diye sordum sonunda, sesim titrek ve soğuktu. "Neden buradasın?"

Bir an duraksadı, gözlerindeki o hüzünlü ifade beni derinden etkiledi. Sanki, o da en az benim kadar acı çekmişti. "Seni geri istiyorum, İpek," dedi, sesi adeta bir fısıltıdan ibaretti. "Sana her şeyi anlatmak istiyorum. Lütfen, beni dinle."

Gülmek istedim. Beni geri mi istiyordu? Bunca yıl sonra, bu kadar kolay mıydı her şey? Onu affetmemi mi bekliyordu? Ama içimde bir yerde, hala o eski İpek vardı. O saf, aşık kız çocuğu, Emir'in sözlerine inanmak istiyordu.

"Anlatacak hiçbir şey yok, Emir," dedim, ayağa kalkarak. "Her şey bitti. Yıllar önce bitti."

Tam arkamı dönüp gidecekken, kolumu tuttu. Eli, hala o kadar sıcaktı ki, tüm vücudumda bir ürperti hissettim. "Lütfen, İpek," diye yalvardı. "Sadece beş dakika. Sadece beş dakika beni dinle."

Gözlerimi kapattım. Derin bir nefes aldım. Beş dakika… Sadece beş dakika dinlesem ne kaybederdim ki? Belki de, sonunda içimdeki o bitmek bilmeyen acı dinerdi. Belki de, sonunda huzura kavuşurdum.

"Peki," dedim, sonunda. "Sadece beş dakika."

Emir'in yüzünde bir umut ışığı belirdi. Beni yeniden sandalyeye oturttu ve tam konuşmaya başlayacakken, kafenin kapısından bir kadın girdi. Uzun, siyah saçları, delici bakışları ve üzerindeki pahalı kıyafetlerle, adeta bir kraliçeyi andırıyordu.

"Emir?" dedi kadın, sesi buz gibiydi. "Burada olduğunu bilmiyordum."

Emir'in yüzü bembeyaz oldu. Gözlerini benden kaçırarak, kadına döndü. "Zühal? Senin burada ne işin var?"

Zühal, Emir'e doğru yürüdü ve kolunu sımsıkı kavradı. "Seni aramaya geldim, hayatım," dedi, yapmacık bir gülümsemeyle. "Unuttun mu, bugün nişanımız var?"

O an, sanki kalbime bir hançer saplandı. Emir nişanlanıyordu. Ve ben, bunca yıl sonra, hala onun yalanlarına inanmaya hazırdım. İşte o an, her şeyin sona erdiğini anladım. Ama en kötüsü, Zühal bana doğru dönerek, o zehirli gülümsemesiyle şöyle dedi:

"Ah, bir de... İpek değil mi? Emir'in... eski bir arkadaşı olduğunu söylemişti."