Gizli Bahçede Buluşma

Chapter 8 — Kırık Bir Yemin ve Saklı Bir Anahtar

Malikanenin loş koridorları, Melek'in nefes nefese kaldığı bu erken saatte bile uğultulu bir sessizliğe bürünmüştü. Erdoğan'ın az önceki şaşkın bakışları hala zihnindeydi. Gördüğü anahtar... Altan Bey'in onları gözetlediği gerçeği... Her şey bir anda üzerine gelmişti. Elindeki hafifçe titreyen ikinci anahtar, soğuk metal yüzeyiyle avucuna batıyordu. Bu, Elif'in ona verdiği, özgürlüğe açılan tek umuttu. Ancak Erdoğan'ın gözlerindeki o ifade... Güven miydi, yoksa şüphe mi? Birbirlerine bakışları, Altan Bey'in karanlık oyunuyla daha da bulanıklaşmıştı.

"Erdoğan..." diye fısıldadı Melek, sesi koridorun sessizliğinde kaybolacak kadar zayıftı. "Senin burada ne işin var?"

Erdoğan'ın yüzünde bir anlık tereddüt belirdi. Gözleri, Melek'in elindeki anahtara takıldı, sonra tekrar onun gözlerine döndü. "Seni takip ettim," dedi, sesi beklenenden daha sertti. "Malikaneye gizlice giriyordun. O anahtar ne, Melek? Yine neyin peşindesin?"

Melek'in kalbi hızla çarpmaya başladı. Erdoğan'a gerçeği anlatmalı mıydı? Elif'in durumunu, Altan Bey'in onları nasıl esir aldığını? Ama Altan Bey'in tehdidi hala canlıydı. O fotoğraflar... Bir hata her şeyi mahvedebilirdi. "Bu... bu benim değil," diye kekeledi, anahtarı cebine sokmaya çalışarak. "Sadece... bir evrak çantası unutmuştum. Onu almak için geldim."

Erdoğan'ın kaşları çatıldı. Gözlerinde bir şüphe ışığı parladı. "Evrak çantası mı? Bu saatte? Ve elindeki o anahtar... Gerçeği anlat bana, Melek. Altan Bey'in oyunlarına daha fazla alet olamayız."

Melek, Erdoğan'ın gözlerindeki sorgulayıcı bakışlarla karşılaştığında nefesi kesildi. Bu adam, Altan Bey'in karanlık dünyasında bir piyon muydu, yoksa kurtuluşun bir parçası mı? Şu anda, ona güvenmekten başka çaresi yok gibi görünüyordu. Ama Altan Bey'in tehdidi... O fotoğraflar, Elif'in yaşadığı dehşet... Hepsi zihnini kemiriyordu. "Erdoğan, sana her şeyi anlatacağım," dedi, sesi titreyerek. "Ama burada değil. Ve kimse bizi dinlemiyor olmalı."

Erdoğan bir an duraksadı, Melek'in gözlerindeki çaresizliği gördü. İçindeki öfke yerini ince bir endişeye bıraktı. Babasının manipülasyonları altında ezilen bu kadına karşı hissettiği karmaşık duygular, onu da Altan Bey'in oyunlarına sürüklemeye başlamıştı. "Tamam," dedi, sesi daha yumuşak bir tonda. "Ama acele etmeliyiz. Babamın ne zaman geri döneceği belli olmaz."

İkisi birlikte, malikanenin gizli geçitlerinden birine doğru ilerlemeye başladılar. Melek, Ayşe Hanım'ın daha önce bahsettiği, kütüphanenin arkasındaki gizli bölmeden bahsediyordu. Burası, Altan Bey'in gözlerinden uzak, konuşabilecekleri tek yerdi. Koridorlar sessizdi, ama her gölge bir tehdit gibi duruyordu. Melek, Erdoğan'ın elinin bir anlığına koluna değmesiyle irkildi. Soğuk bir dokunuştu, ama içinde bir umut kıvılcımı uyandırdı. Belki de bu karanlık yolda yalnız değildi.

Kütüphanenin ağır ahşap kapısını sessizce açtılar. Oda, eski kitap kokusuyla doluydu. Erdoğan, etrafı dikkatle süzerken, Melek hemen büyük, işlemeli kitaplığa yöneldi. Elif'in ona verdiği anahtarın, bu kitaplığın bir yerindeki gizli bir mekanizmayı açacağını biliyordu. Parmakları soğuk ahşap üzerinde gezinirken, gözleri Ayşe Hanım'ın tarif ettiği küçük, oyuk deseni arıyordu. Tam o sırada, bir hışırtı duyuldu. Kapı aralığından, Altan Bey'in gölgesi içeri süzüldü. Yüzünde soğuk bir gülümseme vardı.

"Demek burada saklanıyordunuz," dedi Altan Bey, sesi buz gibiydi. "Ama unutmayın, bu malikane benim. Ve bu odadaki her şey, benim kontrolüm altında."

Erdoğan aniden Melek'in önüne geçti, onu korumaya çalışır gibiydi. Ama Altan Bey'in elindeki tablet ekrana yansıyan görüntü, ikisinin de nefesini kesti. Fotoğraflar... Sadece Melek ve Erdoğan'ın değil, aynı zamanda Elif'in de Savaşçı Malikanesi'nin bir odasında tutulduğunu gösteren görüntülerdi. Ve Altan Bey'in sesi, bu dehşetin ortasında daha da tehditkar çıktı: "Şimdi bana o ikinci anahtarın nerede olduğunu söyleyin. Yoksa Elif'in başına gelecekleri tahmin bile edemezsiniz."