Gizli Bahçede Buluşma

Chapter 7 — Kırık Ayna Parçaları

Altan Bey'in ofisindeki hava, buz kesmişti. Elindeki telefon ekranından sızan soğuk ışık, Melek ve Erdoğan'ın sarmaş dolaş halindeki fotoğrafına vuruyor, her bir pikseli birer zehirli ok gibi kalplerine saplanıyordu. Altan Bey'in zafer dolu gülüşü, odanın duvarlarında yankılanıyor, Melek'in boğazını sıkan bir el gibi nefes almasını engelliyordu.

“Gördüğünüz gibi,” dedi Altan Bey, sesindeki alaycı tonu gizleyemeyerek. “Her adımınız benim kontrolümde. Elif ortada yok, ama bana ait belgelerle dolu bir kasayı nasıl açacağınızı biliyorsunuz, değil mi Melek? Ve sen, oğlum… babanın sözünü dinlememek ne kadar da acı verici olabilir, değil mi?”

Erdoğan'ın gözleri öfkeyle parladı, ancak Melek'in yüzündeki dehşeti gördüğünde tereddüt etti. Babasının manipülasyonlarının, Elif'in tutsaklığının ve şimdi de bu utanç verici fotoğrafın ağırlığı altında eziliyordu. Melek'e dönüp, sesi titreyerek, “Melek… ben… bu senin suçun değil,” dedi. Gözleri Altan Bey'in üzerindeydi, babasının bir sonraki hamlesini bekliyordu.

Altan Bey keyifle başını salladı. “Aferin, Erdoğan. Akıllı çocuk olmanın ödülü büyüktür. Melek, yarın sabah ofisime geliyorsun. Elif'in nerede olduğunu ve kasayı nasıl açacağını anlatacaksın. Aksi takdirde, bu fotoğrafın yayımlanması sadece bir başlangıç olur. Savaşçı Holding'in itibarı, senin o küçük avukatlık kariyerin… hepsi toz olur.”

Altan Bey ofisten çıkarken, ardında sessiz bir yıkım bırakmıştı. Melek'in dizlerinin bağı çözülmüş, yere yığılmak üzereydi. Erdoğan onu belinden yakaladı, gözlerinde hem öfke hem de çaresizlik vardı.

“Sen iyi misin?” diye fısıldadı. Sesi, az önceki küstahlığından eser taşımıyordu.

Melek başını iki yana salladı. “Nasıl olmalıyım Erdoğan? Bizi… bizi mahvetti. Elif’i, hepimizi.”

“Hepsini halledeceğiz,” dedi Erdoğan, sesi kendinden emin çıkmaya çalışsa da titriyordu. “Sana söz veriyorum. Babamın bu oyununa daha fazla izin vermeyeceğiz.”

Ancak Melek, Erdoğan’ın gözlerindeki o tanıdık çaresizliği görebiliyordu. Babasının gölgesi, oğlunun omuzlarına ağır bir yük gibi çökmüştü. Bu yalanlar ve tehditler ağı, ne zaman kopacaktı?

O gece Melek, ofisindeki küçük koltukta uyuyakaldı. Sabahın ilk ışıkları yüzüne vurduğunda, titreyen elleriyle telefonunu aldı. Ayşe Hanım’dan gelen bir mesaj vardı: “Broşun üzerindeki oyma, eski bir aile yeminini simgeliyor. Altan Bey’in annesine aitti. Elif’in bulduğu diğer anahtarın da bu yeminin kırılmasında rolü olabilir. Savaşçı Malikanesi’nin kütüphanesindeki gizli bölmeyi araştır.”

Melek’in kalbi hızla çarpmaya başladı. Ayşe Hanım, hep bir adım öndeydi. Bu broş… bu yemin… Elif’in bulduğu anahtar… Her biri, Altan Bey’in zindanından çıkış yolunun bir parçası olabilirdi. Ama bu yol, tehlikeliydi. Altan Bey, onları her an izliyor olabilirdi. Yine de, başka şansı yoktu. Elif için, Erdoğan için, kendisi için… Ayağa kalktı, gözlerinde yeni bir kararlılık vardı. Bu sabah, sadece Altan Bey’in ofisine gitmeyecekti. Kendi kaderini çizmek için ilk adımı atacaktı.

Saatler sonra, Melek Savaşçı Malikanesi’nin devasa bahçesinde, gizlice gözlemlediği bir anı bekliyordu. Güvenlik görevlilerinin nöbet değişimi sırasında oluşan kısa boşluğu fark etti. Kalbi deli gibi çarparken, eski bir ağacın gövdesindeki oyuğa saklanmış, Elif’in verdiği o ikinci anahtarı aldı. Nefesini tutarak, malikanenin arka kapısına doğru ilerledi. Kapı kolunu çevirirken, arkasından gelen tanıdık bir sesle irkildi.

“Melek? Ne yapıyorsun burada?”

Arkasına döndüğünde, karşısında Erdoğan’ı buldu. Yüzünde endişe ve şaşkınlık vardı. Melek, elindeki anahtarı ve açılmayı bekleyen kapıyı saklamaya çalıştı ama geç kalmıştı. Erdoğan’ın bakışları, gitgide daha fazla soruyla doluyordu. Melek biliyordu ki, bu an, her şeyi değiştirebilirdi. Ya Erdoğan’a güvenip gerçeği anlatacak, ya da onu da bu tehlikeli sırrın içine çekmeden geri çekilecekti. Ancak gözleri, malikanenin pencerelerinden birinde, babasının soğuk ve hesapçı bakışlarıyla buluştu. Altan Bey onları izliyordu.

Erdoğan’ın sesi, buz gibi bir havada yankılandı: “Melek, o anahtar ne? Nereye gidiyorsun?”