Gizli Bahçede Buluşma
Chapter 6 — İki Anahtarın Fısıltısı
Köşeye sıkışmış Melek, Altan Savaşçı'nın buz gibi bakışları altında nefes alamayacak gibi hissediyordu. Kadının elindeki anahtarın, Elif'in verdiği anahtarla aynı olup olmadığını ayırt edemiyordu. Altan Bey'in yüzündeki ifade, bir avcının avına yaklaşırken duyduğu tatminin ifadesiydi. "Bu anahtar... Kimden aldın bakalım, avukat hanım?" diye sordu, sesi yumuşak ama altında tehdit barındıran bir tonda. Melek'in zihni hızla çalışıyordu. Yalan söylemeli miydi? Elif'in onu neden uyardığını, neden gizlice buluştuğunu anlamaya çalışıyordu. Belki de bu anahtar, Elif'in yaşadığı tehlikenin anahtarıydı.
"Hiçbir şey," diye fısıldadı Melek, sesi titriyordu. "Sadece... yerde buldum."
Altan Bey'in kaşları hafifçe kalktı, bir anlık bir şüphe parıltısı gözlerinde belirmişti ama çabucak kayboldu. "Yerde mi? İlginç. Etrafına biraz daha dikkat etmelisin, her yerde hazineler bulamazsın." Gözleri, Melek'in elindeki anahtarı taradı. Tam o sırada, yaşlı kadının sesi duyuldu, "Altan Bey, siz ne zamandan beri bu kadar meraklı oldunuz? Genç hanımın özel eşyalarına." Kadının sesi beklenmedik bir cesaretle doluydu.
Altan Bey'in başı, kadına doğru döndü. Yüzündeki o buz gibi ifade yerini soğuk bir hiddete bırakmıştı. "Ayşe, sen kendi işine bakmalısın."
Ayşe Hanım alayla gülümsedi. "Ben de tam bunu yapıyordum. Genç bir kadının sır sakladığı bir yerde, kendi güvenliğimi sağlamak." Gözleri bir anlığına Melek'e kaydı, belli belirsiz bir uyarı vardı bakışlarında. Sonra, sanki hiçbir şey olmamış gibi, Elif'le birlikte olduğu odaya doğru yöneldi.
Melek, Altan Bey'in elinden kurtulduğunda arkasına bile bakmadan koştu. Kalbi göğüs kafesini delip çıkacak gibi atıyordu. Nefes nefese, malikanenin loş koridorlarından birine sığındı. Elinde sımsıkı tuttuğu anahtarın ağırlığı, üzerindeki sırların ağırlığıyla yarışıyordu. Elif'in neden bu kadar korktuğunu, neden onu uyardığını şimdi daha iyi anlıyordu. Bu malikane, göründüğünden çok daha karanlık sırlar barındırıyordu.
Üç gün sonra, Melek ofisinde oturmuş, dosyaları inceliyordu. Ancak aklı hala malikanedeydi. Elif'in fısıltıları, Ayşe Hanım'ın uyarıları, Altan Bey'in tehditleri... Hepsi zihninde dönüp duruyordu. Erdoğan'dan hiçbir haber yoktu. Telefonu sessizdi. Bu sessizlik, onu daha da endişelendiriyordu. Erdoğan'ın bu sırların neresinde olduğunu, Elif'e gerçekten aşık olup olmadığını hala bilmiyordu.
Kapı çalındı. Melek irkilerek kapıya baktı. Erdoğan'dı. Yüzü her zamanki gibi ifadesizdi ama gözlerinde bir şey vardı. Bir acı mı, yoksa bir yalvarış mı?
"Konuşmamız gerek," dedi Erdoğan, sesi boğuk çıkmıştı.
Melek ayağa kalktı. "Ne hakkında? Ailenizin sırları hakkında mı? Yoksa Elif hakkında mı?"
Erdoğan'ın yüzü kasıldı. "Melek, anlamıyorsun."
"Neyi anlamıyorum Erdoğan? Neden Elif'e yardım etmemi istedin? Neden baban bana bu kadar düşman? Neden sen hiçbir şey söylemiyorsun?" Melek'in sesi yükselmişti, duyguları artık kontrol edilemez hale gelmişti.
Erdoğan bir adım attı, sanki Melek'e ulaşmak istiyordu ama son anda durdu. "Çünkü... çünkü artık çok geç. Her şey elimizden kayıp gidiyor."
Tam o sırada, Melek'in telefonuna bir mesaj geldi. Tanıdık bir numara değildi. Mesajı okuduğunda, midesine bir kramp girdi. Mesajda sadece üç kelime yazıyordu: "Beni kurtar." Mesajın altında bir fotoğraf vardı. Fotoğrafta, Elif, karanlık bir odada, elleri bağlı bir şekilde görülüyordu.
Melek'in gözleri faltaşı gibi açıldı. Telefonu elinden düşürdü. Erdoğan'a baktı, yüzündeki dehşet ifadesini görmesini istemiyordu. "Erdoğan..." diye fısıldadı. Ama Erdoğan'ın gözleri çoktan telefona takılmıştı. Yüzündeki ifade, saf bir paniğe dönüşmüştü.
"Bu... bu olamaz," diye kekeledi. "Bu imkansız."
Melek, Erdoğan'ın tepkisini anlamaya çalışıyordu. Elif'in durumu gerçekten bu kadar ciddi miydi? Yoksa bu da mı bir oyundu? Ama telefondaki görüntü, o çaresiz bakışlar... Gerçekti.
"Ne yapmalıyız?" diye sordu Melek, sesi titriyordu.
Erdoğan, aniden kararlı bir ifadeyle Melek'e döndü. Gözlerinde daha önce hiç görmediği bir kararlılık vardı. "Tek bir yol var. Ama... önce bana güvenmelisin. Tamamen güvenmelisin."
Melek tereddüt etti. Güvenmek mi? Bu adamın ona ne kadarını söylediğini bilmiyordu bile. Ama Elif'in fotoğrafı... O çaresiz bakışlar...
"Nasıl güvenebilirim?" diye sordu.
Erdoğan, Melek'in gözlerinin içine baktı. "Çünkü seni seviyorum, Melek."
Bu sözler, Melek'i buz gibi bir şoka uğrattı. Bir anda, ofisin kapısı ardına kadar açıldı ve içeriye Altan Savaşçı girdi. Yüzünde şeytani bir gülümseme vardı. Elinde tuttuğu, az önce Melek'in elinden düşürdüğü telefondu.
"Sevmek mi?" diye alay etti Altan Bey. "Ne kadar tatlı bir yalan. Ama sanırım seni ilgilendirecek daha önemli şeyler var, Erdoğan. Özellikle de bu küçük stajyer avukatın, benim biricik oğlumun hayatını nasıl mahvettiği hakkında."
Melek, Altan Bey'in elindeki telefona baktı. Telefon ekranında, Elif'in çaresizce bağlı olduğu fotoğraf yerine, başka bir fotoğraf belirmişti. Bu fotoğrafta, kendisi ve Erdoğan, gizli bir bahçede, birbirlerine sarılmış bir haldeydiler. Fotoğrafın altında ise şunlar yazıyordu: "Kayıt Tarihi: 2 Hafta Önce."
Altan Bey'in gülüşü malikanenin duvarlarında yankılanırken, Melek'in dünyası başına yıkıldı.
"İşte şimdi ikiniz de benim kontrolüm altındasınız," dedi Altan Savaşçı.