Gizli Bahçede Buluşma
Chapter 5 — Ayşe Hanım'ın Gözleri ve Unutulmuş Bir Ses
Malikanenin loş koridorlarında Altan Bey'in buz gibi sorusu yankılanırken, Melek boğazına düğümlenen kelimeleri yutkunmaya çalıştı. Eli istemsizce cebindeki küçük, soğuk anahtara gitti. Ayşe Hanım'ın az önce takındığı nazik ama bir o kadar da keskin gülümseme, şimdi Altan Bey'in yüzündeki ciddiyetle karşılaştırıldığında, zihninde bir labirent oluşturuyordu. Broş… Elif’in broşu… Ayşe Hanım’ın broşu… Hepsi birbiriyle nasıl bağlantılıydı?
"Bu broş… Elif'e ait olmalıydı," dedi Melek, sesindeki titremeyi bastırmaya çalışarak. Gözleri, Altan Bey'in sert yüz hatlarında geziniyordu. Otoritesi, adeta elle tutulur bir ağırlıkla odayı dolduruyordu. Ancak Melek'in gözlerinde beliren o küçük meydan okuma ışığını fark etmemiş gibiydi.
Altan Bey'in dudaklarında belli belirsiz bir tebessüm belirdi. "Elif mi? Elif'in elinde neyin ne olduğunu bildiğini sanmıyorum, avukat hanım. Benim sorum basitti. O broş, sana nasıl geldi?" Sesi sakinliğini koruyordu ama altında yatan tehdit, Melek'in tüylerini diken diken etti. Bu sadece bir merak sorusu değildi. Bu bir sorgulamaydı.
Melek, derin bir nefes alıp verdi. Yalan söylemek istemiyordu ama gerçeğin tamamını da açığa çıkaramazdı. Elif'in ona neden bu anahtarı verdiğini, neden bu broşu anlattığını henüz bilmiyordu. Bildiği tek şey, bu malikanedeki herkesin bir sırrı olduğu ve kendisinin de bu sırların ortasında, ince bir buz tabakasının üzerinde yürüdüğüydü.
"Davette buldum," dedi kısaca. "Muhtemelen bir misafire ait." Bu kısmi bir yalandı. Kısmi bir doğru. Broşu davette görmüştü ve Elif'in elinden almıştı.
Altan Bey'in gözleri kısıldı. "Davette buldun… Öyle mi? Ve onu neden hala üzerinde taşıyorsun? Bu kadar ilginç bir detay, değil mi?" Melek'in gözünün içine baktı. "Bu malikanede hiçbir şey tesadüf değildir, Melek Hanım. Hele ki benim ailemle ilgili olan hiçbir şey."
Tam o sırada, malikanenin uzak bir köşesinden, boğuk ama tanıdık bir ses duyuldu. Bir kadının fısıltısı… Elif?
Melek'in gözleri irileşti. Bu ses, Elif'e aitti. Elif, buradaydı. Ve tehlikedeydi. Altan Bey'in dikkatini başka yöne çeken bu anlık fırsatı değerlendirmeliydi. Yüzünde bir anlığına panik ve kararlılık karışımı bir ifade belirdi.
"Biraz hava almaya çıkmalıyım," dedi Melek, Altan Bey'e bakmadan. Sesindeki aciliyet onu şüphelendirmemeliydi. Malikanenin labirent gibi koridorlarında ilerlerken, duyduğu o boğuk sesin peşinden gidiyordu. Her adımda kalbi daha hızlı çarpıyordu. Elif'in sesi, onu bir umut ışığı gibi çağırıyordu. Ya da belki de bu da Altan Bey'in bir başka oyunuydu?
Koridorlar daraldıkça, ses daha netleşti. Bir odanın kapısının aralığından geliyordu. Melek yavaşça kapıya yaklaştı. Kapı kolunu çevirmeden, aralıktan içeri baktı. Gördüğü manzara, tüm nefesini kesmeye yetti. Elif, yerde oturmuş, ağlıyordu. Ama yalnız değildi. Yanında, daha önce hiç görmediği, yaşlı ve ürkek görünümlü bir kadın vardı. Kadının elinde, Melek'in cebindeki anahtara benzeyen, biraz daha büyük ve işlemeli bir anahtar tutuyordu.
"Onu kimseye söylemedim," diye fısıldıyordu Elif, sesi titrek. "Söz verdi… Söz verdi bana."
Yaşlı kadın, Elif'in saçını okşadı. "Biliyorum canım. Ama bu oyunlar artık bitmeli. Korkmaktan yoruldum."
Tam o sırada, yaşlı kadının gözleri kapı aralığından Melek'inkilerle buluştu. Kadının yüzünde bir anlık dehşet belirdi, ardından sessizce bir uyarı işareti yaptı Melek'e. Melek ne olduğunu anlamaya çalışırken, arkasından gelen bir gölgeyle donakaldı. Arkasında, karanlığın içinde, Altan Bey'in soğuk ve tehditkar sesi duyuldu: "Demek burada gizli buluşmalar yapılıyordu, ha? Bize ne saklamaya çalışıyorsun, Elif Hanım? Ve sen… Sen de mi bu oyuna dahilsin, Melek?"
Melek, Altan Bey'in sesiyle irkilip arkasını döndüğünde, Elif'in odada bıraktığı boşluk ve yaşlı kadının dehşet dolu bakışları arasında, bir anda kendini tam ortada buldu.