Gizli Bahçede Buluşma
Chapter 4 — Puslu Aynadaki Yabancı
Davetin karmaşası içinde Elif'in fısıltıları Melek'in zihninde çınlıyordu: "Yardım et… Sakın inanma…". Erdoğan'ın babasının buz gibi bakışları ve annesinin anlam veremediği gülümsemesi, Melek'i bir anlığına nefes alamaz hale getirmişti. Sahneden uzaklaşmak, bu lüks hapishanenin duvarlarının dışına çıkmak istiyordu. Elini cebine attığında, parmakları soğuk metal bir objeye dokundu. Elif'in davetten hemen önce avucuna sıkıştırdığı küçük anahtar. Ne işe yaradığını bilmiyordu ama şimdi tek güvenebileceği ipucuydu.
Salondaki müzik sesi giderek yükselirken, Melek kalabalığın arasından sıyrılıp daha sakin bir köşeye çekildi. Balkon kapısı aralıktı. Serin Ankara akşamının havası yüzüne vurduğunda derin bir nefes aldı. Pencere kenarına yaslanmış, elindeki anahtarla oynuyordu. Elif'in gözlerindeki çaresizlik ve korku, sıradan bir nişanlılık telaşından çok daha fazlasını anlatıyordu. Altan Bey'in bu evlilikteki rolü neydi? Ve Erdoğan… Neden onu buraya getirmişti? Onu kendi babasının tehlikeli dünyasına bir yem olarak mı sunuyordu, yoksa başka bir sebebi mi vardı?
Bir anlığına gözü, bahçenin uzak bir köşesinde, tek başına duran adama takıldı. Erdoğan. Elinde bir kadeh içkiyle, sessizce etrafı izliyordu. Yüzündeki ifadeyi seçmek zordu ama Melek, o yalnızlık hissini tanıyordu. Sanki bu zenginliğin ve gücün ortasında bile, kimsesizdi. Bu düşünce, Melek'in içinde tarif edemediği bir sızının uyanmasına neden oldu. Gidip yanına oturmak, ona iyi olup olmadığını sormak istedi. Ama Altan Bey'in az önceki küçümseyici bakışı aklına geldi. Erdoğan'ın soğuk tavırları… Kendini geri çekti.
Tam o sırada, elindeki anahtarın soğukluğunu hissetti ve Elif'in son sözleri aklına geldi: "Sakın inanma…". Kime inanmayacaktı? Erdoğan'a mı? Altan Bey'e mi? Yoksa gördüğü her şeye mi?
"İyi misiniz?"
Arkadan gelen beklenmedik sesle irkildi. Döndüğünde, davetlilerden biri olabilecek, yaşlıca, nazik görünümlü bir kadının ona gülümsediğini gördü. Kadının üzerinde zarif, işlemeli bir elbise vardı ve elinde tuttuğu yelpazeyi hafifçe sallıyordu. Melek'in gözleri, kadının yakasında parıldayan tanıdık bir şeye takıldı. Elif'in ona verdiği broşun aynısıydı. Kalbi hızla çarpmaya başladı. Bu tesadüf olamazdı.
"Ben… iyiyim, teşekkür ederim," diye kekeledi Melek. Kadının broşuna diktiği bakışları fark etmesini istemiyordu.
"Bu kalabalıkta yalnız kalmışsınız, genç hanım," dedi kadın yumuşak bir sesle. "Ben Ayşe. Savaşçı ailesinin… eski bir dostuyum." Sesi, 'eski' kelimesini vurgular gibiydi. "Siz de Erdoğan Bey'in davetlisi olmalısınız. Sizi daha önce hiç görmemiştim."
Melek, ne diyeceğini bilemeden kadına baktı. Ayşe Hanım'ın gözleri, yaşına rağmen keskin ve dikkatliydi. Sanki Melek'in içini görüyordu. Broşun varlığı, bu kadının bir şeyler bildiğini veya en azından farkında olduğunu hissettiriyordu.
"Evet, ben Melek Erdoğan," dedi kendini tanıtarak. Erdoğan'ın soyadını söylerken garip bir hisse kapıldı. "Erdoğan Bey beni davet etti."
Ayşe Hanım'ın yüzündeki gülümseme hafifçe soldu. "Erdoğan… O her zaman beklenmedik kararlar alır." Bakışları bir anlığına salondaki Erdoğan'a kaydı. "Ama dikkatli olunmalı. Bazı davetler, sizi düşündüğünüzden daha tehlikeli yerlere götürebilir."
Melek, Ayşe Hanım'ın ima ettiği tehlikenin ne olduğunu tam olarak anlayamamıştı ama hissettiği tedirginlik artmıştı. Elindeki anahtara daha sıkı tutundu. Elif'in broşu… Ayşe Hanım'ın sözleri… Hepsi bir araya gelince, kendini bir labirentin ortasında gibi hissetti. Bu malikanenin duvarları ardında saklanan sırlar, sandığından çok daha derindi.
Tam o sırada, uzaktan bir ses duyuldu. Altan Bey'in yüksek, otoriter sesi. "Melek Hanım! Sizi Ayşe Hanım ile sohbet ederken görmek ne güzel. Sanırım size söylemem gereken önemli bir şey var."
Altan Bey, onlara doğru yaklaşıyordu. Yüzündeki ifade, ne nazik ne de dostça idi. Melek, kalbinin hızla çarptığını hissetti. Ayşe Hanım'a baktı. Kadının yüzünde belli belirsiz bir endişe vardı. Altan Bey tam yanlarına geldiğinde, gözleri önce Ayşe Hanım'ın yakasındaki broşa takıldı, sonra Melek'e döndü. Yüzündeki ifade buz kesti. "Melek Hanım," dedi, sesi tehlikeli bir fısıltıyla. "Bu broş size mi ait? Yoksa siz de mi… onun oyununa geldiniz?"
Melek'in nefesi kesildi. Altan Bey'in bahsettiği 'oyun' neydi? Ve 'o' kimdi? Bakışları Ayşe Hanım'a kaydı ama kadın, sanki bu konuşmanın ortasında buharlaşmış gibi ortada yoktu.
Balkon kapısının pervazına yaslanmış, elinde soğuk anahtarla kalan Melek, Altan Bey'in keskin gözlerinin içinde kendi korkusunun yansımasını gördü. Malikanenin duvarları üzerine üzerine geliyordu sanki. Erdoğan'ın onu buraya neden getirdiğini hala bilmiyordu ama şimdi, bu evin içinde kendisinden başka kimsenin dürüst olmadığını biliyordu.
Ve bu, sadece başlangıçtı.