Gizli Bahçede Buluşma

Chapter 3 — Gümüş Broşun Sırrı

Melek, elindeki küçük paketi tutarken kalbi hızla çarpıyordu. Üç gün önce o malikanede yaşananlar zihninden silinmiyordu. Erdoğan'ın soğuk bakışları, Altan Bey'in küçümseyen tavrı ve en kötüsü, Elif'in o dehşet verici çığlığı… Şimdi bu paketin içindeki broş ne anlama geliyordu? Ve o not… "Sakın unutma." Neyi unutmamalıydı?

Çalıştığı hukuk bürosunun loş odasında, masasının üzerindeki kağıt yığınlarının arasında bu gizemli hediye, adeta bir kara delik gibi tüm dikkatini üzerine çekmişti. Broş, zarif ve eski bir tasarıma sahipti; ortasında soluk mavi bir taş parlıyordu. Gümüşün üzerindeki ince işlemeler, sanki bir hikaye anlatmak ister gibiydi. Melek, broşu parmakları arasında evirip çevirirken, bir yandan da notu tekrar okuyordu. Erdoğan mı göndermişti? Yoksa Altan Bey mi? Belki de Elif?

Bu düşünceler içinde kaybolmuşken, patronunun sesiyle irkildi. "Melek, neye dalmışsın öyle? Koca gün bitti, neredeyse. Şu dosyaları yetiştirmemiz lazım."

Melek, hızla broşu ve notu çekmecenin en dibine sakladı. "Hemen efendim, efendim. Bir anlık dalgınlık sadece."

O akşam eve döndüğünde bile zihni o malikanede, o notun ve broşun sırrıyla meşguldü. Kendine bir fincan adaçayı demledi ve pencerenin kenarına oturdu. Ankara'nın gece ışıkları, şehirdeki sıradan hayatının bir yansıması gibiydi. Ancak Melek biliyordu ki, hayatı artık o sıradanlığın çok dışındaydı. Savaşçı ailesinin karmaşık dünyası, onu içine çekmişti ve bu çekim gücünün kaynağında Erdoğan vardı.

Telefonu titrediğinde irkildi. Arayan Erdoğan'dı. Sesi her zamanki gibi kontrollüydü, ama altında belli belirsiz bir gerginlik seziliyordu.

"Melek? Yarın avukatlık bürosunun bahçesindeki bir davet var. Aile için önemli bir etkinlik. Babam da orada olacak. Sen de gelmelisin."

Melek'in nefesi kesildi. Altan Bey'in orada olacağı bir davet… Bu bir tuzak mıydı? Yoksa Erdoğan ona bir şans mı veriyordu?

"Neden ben, Erdoğan? Sadece bir stajyerim."

"Çünkü… Babam seninle konuşmak istiyor. Ve ben de senin orada olmanı istiyorum." Erdoğan'ın sesi biraz daha yumuşamıştı. "Saat yedide. Kendi arabanla gel. Seni kapıda bekliyor olacağım."

Telefon kapandıktan sonra Melek donakaldı. Bu davet, hayatını tamamen değiştirebilirdi. Gitmeli miydi? Gitmezse, Erdoğan'ın yüzüne nasıl bakacaktı? Ya da Altan Bey'in gazabından nasıl kaçacaktı?

Ertesi gün, davetin saati yaklaşırken Melek, gardırobunun önünde çaresizce duruyordu. Giyeceği hiçbir şey bu karmaşık durumla başa çıkabilecek kadar kendine güven verici gelmiyordu. Sonunda, en sade ama şık elbisesini seçti. Aynadaki yansımasına baktığında, gözlerindeki kararlılığı gördü. Bu oyunu oynamaya hazırdı.

Malikanenin bahçesi, loş ışıklar ve hafif müzikle adeta bir peri masalını andırıyordu. Ancak Melek, adımını attığı an, o masalsı atmosferin altında yatan gerilimi hissetti. Erdoğan, bahçe kapısında onu bekliyordu. Siyah takım elbisesi içinde her zamankinden daha çekici görünüyordu. Gözleri Melek'i bulduğunda, yüzünde belli belirsiz bir gülümseme belirdi.

"Geldiğini görmek güzel, Melek." dedi, sesi fısıltı gibiydi.

"Burada olmam doğru mu, Erdoğan? Babanın yanında…"

"Şimdilik sadece ikimiz varız. Hadi, içeri girelim."

Birlikte içeri adım attıklarında, salonun ortasında duran Altan Bey'in gözleri doğrudan Melek'e odaklandı. Yüzündeki ifade buz gibiydi. Tam o sırada, salonun diğer ucundan bir hareketlenme oldu. Elif, elinde dolu bir kadehle onlara doğru geliyordu. Gözleri üzerlerinde, ama bakışları boştu. Melek, Elif'in solgun yüzündeki o donuk ifadeyi görünce içinde bir sızı hissetti. Elif yanlarından geçerken, ayağı takıldı ve elindeki kadehi yere düşürdü. Şarap, kırmızı bir göl gibi salonun beyaz mermer zeminine yayıldı. Elif, bir anlığına gözlerini Melek'e dikti ve dudakları kıpırdadı. Melek, Elif'in fısıltısını duyduğunu sandı: "Yardım et…"

Tam Melek, Elif'e doğru bir adım atacakken, Erdoğan onu kolundan sertçe tuttu. "Aldırma, Melek. Sadece bir kazaydı." dedi soğukça. Gözleri Altan Bey'den başkasını görmüyordu. Altan Bey ise, yaşananlara rağmen sakinliğini koruyor, ama yüzündeki o tehlikeli gülümseme büyüyordu. Melek, Elif'in yardım çığlığını duymuştu. Ya da duymuş gibi mi olmuştu? Bu malikanede hiçbir şey göründüğü gibi değildi. Ve Erdoğan'ın onu buraya getirmesinin ardında yatan sebep, sadece babasıyla konuşmak mıydı, yoksa daha karanlık bir plan mı vardı?

Salonun sessizliği, Elif'in tekrar fısıldadığı kelimelerle bozuldu: "Sakın inanma…"

Melek, Erdoğan'ın buz gibi bakışları ve Altan Bey'in hesapçı gülümsemesi arasında sıkışıp kalmıştı. Elif'in uyarısı kulaklarında çınlıyordu. Ne yapmalıydı? Kimin yalan söylediğini, kimin gerçeği sakladığını nasıl anlayacaktı? Ve o broş… O broşun sırrı, tüm bu karmaşanın neresindeydi?