Gizli Bahçede Buluşma
Chapter 2 — Bataklığın Ortasında Bir Gül
Melek, Altan Savaşçı'nın buz gibi bakışları altında nefes almakta zorlandı. Planladığı sakin, gizemli karşılaşma yerini almış olmalıydı ama karşılaştığı kişi, hayal ettiği o karanlık ve çekici veliaht değil, onun sert ve sorgulayıcı babasıydı. Erdoğan'ın kendisini neden buraya çağırdığı sorusu zihninde yankılanırken, Altan Bey'in dudaklarından dökülen kelimeler buz gibi bir soğuklukla tenine yapıştı.
"Senin burada ne işin var, Erdoğan'ın stajyeri?" Sesi, malikanenin duvarlarında yankılanan bir fısıltıdan çok, bir emir gibiydi. Gözlerinde, Melek'in kendi dünyasından ne kadar uzak olduğunu acımasızca hatırlatan bir küçümseme vardı.
Melek yutkundu, kekelememek için derin bir nefes aldı. "Ben... Ben Bay Erdoğan ile görüşmek için gelmiştim. Bir dosya hakkında konuşmamız gerekiyordu." Yalanın ağırlığı altında ezilse de, başka bir açıklama bulamamıştı. Erdoğan'ın onu neden çağırdığını bilmediğini söylemek, daha da büyük bir skandal yaratabilirdi.
Altan Bey'in yüzünde alaycı bir gülümseme belirdi. Gözleri Melek'in üzerinde gezinirken, sanki onu bir böcek gibi inceliyordu. "Erdoğan'ın seninle görüşecek ne gibi bir işi olabilir ki? O, senin gibi genç avukatlarla değil, daha çok... mühim işlerle ilgilenir." Sesi, her kelimesinde iğneleyici bir anlam taşıyordu. Melek'in gözlerindeki şaşkınlığı ve kırılganlığı fark etmişti ama acımak yerine bundan zevk alıyor gibiydi.
Tam o sırada, malikanenin devasa kapılarından biri sessizce açıldı ve içeriye uzun boylu, koyu takım elbiseli bir adam girdi. Vücudu, etrafındaki havayı titreten bir sakinlikle doluydu, ama gözlerindeki karanlık, tıpkı babasınınki gibi bir otoriteyi barındırıyordu. Erdoğan Savaşçı. Melek'in kalbi hızla çarpmaya başladı. İşte oydu, az önce bahçede gizlice buluşmayı planladığı adam. Ama şimdi, babasının yanında, bambaşka bir aura ile duruyordu.
Erdoğan'ın gözleri önce babasına, sonra da bahçenin ortasında, babasıyla birlikte duran Melek'e takıldı. Yüzündeki ifade anında değişti. Şaşkınlık, ardından belli belirsiz bir öfke ve... korku mu? Melek, Erdoğan'ın gözlerinde daha önce hiç görmediği bir panik gördüğünü sandı. Erdoğan'ın ağzı hafifçe aralandı ama konuşmak yerine sadece babasının sert yüzüne baktı.
Altan Bey, oğlunun tepkisini görmezden gelerek, "Gördüğün gibi, Erdoğan'ın seninle ilgilenecek vakti yok, Erdoğan'ın stajyeri," dedi, sesi hala buz gibiydi. "Sen iyisi mi evine dön. Bu tür yerler sana göre değil." Gözleri Melek'e bir uyarı veriyordu: Bu oyuna daha fazla dahil olma.
Melek, gururu incinmiş bir halde başını dik tutmaya çalıştı. "Haklısınız Bay Savaşçı," dedi titreyen bir sesle. "Ben sadece görevimi yapmaya çalışıyordum." Gözleri hızla Erdoğan'a kaydı. Adam, bir heykel gibi duruyor, hiçbir şey söylemiyor, hiçbir tepki vermiyordu. Sanki Melek orada değilmiş gibiydi. Yüzündeki o anlık panik kaybolmuş, yerine soğuk bir kayıtsızlık gelmişti. Bu, Melek'in en çok korktuğu şeydi: Erdoğan'ın onu tanımıyormuş gibi davranması, ailesinin baskısı altında ezilip, onu bir anda unutması.
Arkasına dönüp malikanenin kapısına doğru yürümeye başladığında, arkasından gelen bir ses onu durdurdu. Erdoğan'ın sesiydi. Soğuk, mesafeli ve kesin. "Anne seni çağırıyor," dedi, sanki Melek'in varlığını ancak o anda fark etmiş gibi. Babasına bakmadan, sadece annesinin onu çağırdığını belirtmişti. Bu, Melek için bir davet miydi, yoksa onu bu durumdan kurtarmak için uydurulmuş bir bahane miydi, anlayamadı.
Altan Bey'in yüzünde memnun bir ifade belirdi. Erdoğan'ı, ailesinin beklentilerine uyduğu için takdir ediyor gibiydi. Melek, iki adamın arasında sıkışmış, ne yapacağını bilemez bir halde durdu. Erdoğan'ın soğuk tavrı onu derinden yaralamıştı ama annesinin çağrısı, ona küçük bir umut ışığı sunmuştu. Eğer Erdoğan'ın annesiyle görüşürse, belki de bu karmaşık düğümün bir ucunu çözebilirdi.
Derin bir nefes alarak, Altan Bey'e hafifçe başıyla selam verdi. "O zaman ben...")
Ancak cümlesini bitiremeden, malikanenin içinden gelen bir çığlık, havayı kesti. Ses, tanıdıktı. Savaşçı ailesinin, Erdoğan'ın nişanlısı Elif'in sesiydi bu. Ve çığlık, bir tehlike ve korku ifadesi taşıyordu. Melek'in gözleri dehşetle Erdoğan'a döndü. Adamın yüzünde ilk defa belirgin bir şok ve endişe ifadesi vardı. İkisi de aynı anda kapıya doğru döndü, az önce duydukları çığlığın kaynağını bulmak için.
Üç gün sonra.
Melek, avukatlık bürosundaki masasında oturmuş, elindeki dosyayı inceliyordu ama zihni bambaşka yerlerdeydi. O gece malikanede yaşananlar, özellikle Elif'in çığlığı ve ardından gelen sessizlik, zihninden hiç çıkmıyordu. Erdoğan'dan ya da Altan Bey'den tek bir haber almamıştı. Sanki o gece yaşananlar, hiçbir zaman olmamış gibiydi. Ancak Melek, gerçeğin böyle olmadığını biliyordu. Erdoğan'ın gözlerindeki o anlık panik, Altan Bey'in soğuk tavrı ve Elif'in dehşet dolu çığlığı, her şeyiyle gerçekti.
Telefonu çaldı. Arayan, büronun sekreteriydi. "Melek Hanım, size bir kargo geldi. Birazdan buraya getiriyorlar."
Melek kaşlarını çattı. Kargo mu? Kimden gelmiş olabilirdi? Merakla bekledi. Kısa süre sonra, kapı çalındı ve kurye elinde küçük, siyah bir kutu ile içeri girdi. Kutu üzerinde herhangi bir gönderici adresi yoktu, sadece Melek'in adı ve büronun adresi yazılıydı.
Kutuyu açtığında, içinde parlak, elmas işlemeli bir broş buldu. Broş, ona bir kadının saç stilini anımsatıyordu. Gözleri, broşun altındaki küçük, katlanmış bir not kağıdına takıldı. Titreyen ellerle notu açtı. İçinde sadece üç kelime yazılıydı: "Sakın unutma."