Gece Kanatları Altında Fısıltılar
Chapter 3 — Kızıl Gözlerin Vaadi
Tapınağın taş zeminine vuran kanın soğukluğu, Lysander’ın acıyla kıvrılan bedenine bir nebze olsun teselli sağlıyordu. Gümüş Şafak Tarikatı’nın işkence odası, artık küller ve iblis kanı kokuyordu. Az önce yaşananlar, gerçekliğin sınırlarını zorlayan bir kaosun ortasında, bir hayalin parçaları gibiydi. Kırmızı gözlü figürün tapınağın kapılarından içeri süzülüşü, ardından gelen yıkım... Gözleri, karanlığın içinden parıldayan bu kızıl bakışlar, Lysander’ın zihninde silinmez bir iz bırakmıştı. Lilith miydi o? Yoksa Tarikat'ın dile getirmekten bile korktuğu kadim bir varlık mı?
Lysander, kırık kaburgalarının sızısını umursamadan doğrulmaya çalıştı. Zincirler, deri ve demirin paslı kokusuyla birbirine karışmış, ciğerlerini yakıyordu. Tarikat’ın büyücüleri, ruhunun derinliklerine kazınmış acı izleriyle, artık sessizce yatıyorlardı. Bazıları yanmış, bazıları ise parçalanmıştı. Ortamdaki uğursuz sessizlik, az önce kopan fırtınanın habercisi gibiydi. Lysander, zihninde dönen sorularla boğuşuyordu. Lilith, bu yıkımı gerçekleştirmek için mi buradaydı? Yoksa bu, onun kaçışına bir fırsat mıydı?
“Kalkmalısın,” diye fısıldadı kendi kendine. Sesi, hasarlı boğazından zorla çıkan bir hırıltıdan ibaretti. Ayağa kalkmayı başardığında, sendeledi. Yerde sürüklenen zincirlerin sesi, ıssız tapınakta yankılanıyordu. Odanın bir köşesinde, hala titreyen birkaç mum ışığı, gölgeleri dans ettiriyordu. Lysander, gözlerini odada gezdirdi. Her şey, bir kabusun parçası gibiydi. Kendini tutsak edenler, şimdi ölü yatıyorlardı. Ama bu, özgürlük müydü? Lilith’in eli bu işin neresindeydi? Bu iblisler, bu yıkım, onun eseri miydi?
Tam o sırada, tapınağın ana koridorundan gelen ayak sesleri duyuldu. Olağanüstü bir sessizlikle ilerleyen, neredeyse hiç ses çıkarmayan adımlar. Lysander nefesini tuttu. Gelenler, Tarikat’tan sağ kalanlar mıydı? Yoksa daha da kötüsü mü? Gözleri, koridora açılan kapıya kilitlenmişti. Kapı aralandı ve içeri giren silüet, bir insana ait olamayacak kadar zarif ve tehlikeliydi. Uzun, simsiyah saçları, karanlık ipek bir elbisenin içinde kayboluyordu. Yüzü, ay ışığı kadar solgun, gözleri ise karanlığın kendisi kadar derin ve gizemliydi. Lilith.
Lysander’ın kalbi, uzun süredir hissetmediği bir hızla çarpmaya başladı. Korku mu, yoksa başka bir duygu mu? Lilith, ona doğru birkaç adım attı. Ayaklarının altında ezilen cam kırıkları bile ses çıkarmıyordu. Gözleri, Lysander’ın üzerindeki zincirleri ve yaralarını taradı. Yüzünde ne bir merak ne de bir merhamet ifadesi vardı. Sadece soğuk bir dikkat.
“Uyanmışsın,” dedi sesi, buz gibi bir fısıltı gibiydi. “Beklediğimden daha dayanıklısın, Draculesti.”
Lysander, dişlerinin arasından tısladı. “Senin eserin mi bu?” diye sordu, tapınağın yıkıntılarını işaret ederek. “Bu kan gölü senin mi eserin?”
Lilith’in dudaklarında belli belirsiz bir tebessüm belirdi. “Biraz yardımım oldu,” dedi, kelimeleri özenle seçerek. “Tarikat’ın kibirli büyücüleri, senin gibi zayıf bir yaratığı koruyabileceklerini sanıyorlardı. Yanıldılar.”
Lysander, onun manipülatif dilini tanıyordu. Ama bu sefer, bir nebze olsun, bu yıkımın ona fayda sağladığını da hissediyordu. “Beni neden kurtardın?” diye sordu, doğrudan gözlerinin içine bakarak. “Bana yardım edeceğini söylemiştin, ama bu… bu bir yok oluş.”
Lilith, son birkaç adımı atarak Lysander’ın önünde durdu. Aralarındaki mesafe o kadar azdı ki, soluklarını hissedebiliyordu. Onun varlığı, havayı ağırlaştırıyordu. İblis kanının o tatlı, zehirli kokusu, Lysander’ın duyularını esir alıyordu.
“Kurtarmak mı?” Lilith’in sesi alaycıydı. “Ben kimseyi kurtarmam, Lysander. Ben sadece… kendi planlarımı uygularım. Ve senin bu Tarikat’ın elinde ölmen, benim planlarıma engel olurdu.”
Lysander’ın içinde bir şeyler kırıldı. Bu kadın, bu kadim varlık, onu bir piyon gibi görüyordu. Kendisini dönüştürüşü, ittifak kuruşu… Hepsi bu soğuk oyunun bir parçası mıydı? “Demek beni geri dönüştürdüğünde de amacın buydu,” dedi, sesi öfkeyle titreyerek. “Beni bu lanete mahkum etmenin tek sebebi, benim gücünü mü kullanmaktı?”
Lilith’in gözleri parladı. Lysander’ın sözlerindeki acıyı hissetmişti. Ancak bunu umursamıyor gibiydi. Elini yavaşça Lysander’ın yanağına doğru uzattı. Parmaklarının ucundaki soğukluk, etini yakıyordu. Lysander, geri çekilmek istedi ama hareket edemedi. Lilith’in dokunuşu, hipnotize ediciydi.
“Gücün benim için değerli, evet,” diye fısıldadı Lilith, başparmağıyla Lysander’ın dudaklarını okşayarak. “Ama sen… sen benim için sadece bir piyon değilsin, Lysander. Sen, benim için bir… ihtimalsin. Bir umut ışığı… Belki de tek şansım.”
Lysander, Lilith’in gözlerindeki o karmaşık ifadeyi gördü. Orada sadece manipülasyon yoktu. Bir parça acı, bir parça pişmanlık ve tarifsiz bir özlem vardı. Bu kadının içinde, sandığından çok daha fazlası gizliydi. Ve bu, onu hem dehşete düşürüyor hem de çekiyordu.
“Sen… kimsin?” diye sordu Lysander, artık sadece hayatta kalmak için değil, bu kadını anlamak için de çabalayarak. Bu soru, dudaklarından döküldüğünde, havada ağır bir sessizlik oluştu. Lilith’in gözleri, bir anlığına başka bir yere kaydı. Sanki geçmişin acı veren anılarıyla boğuşuyordu. Sonra tekrar Lysander’a döndü. Ama bu seferki bakışları, daha önce hiç görmediği bir şeyi taşıyordu: Derin bir keder.
“Ben kimim, Lysander?” Lilith’in sesi artık buz gibi değildi. İçinde, çağlar boyunca birikmiş bir yalnızlığın yankısı vardı. “Ben, unutulmuş bir dünyanın son kırıntısıyım. Ben, yasaklanmış bir aşkın bedeliyim. Ben… Adem’in ilk yoldaşıyım.”
Lysander’ın nefesi kesildi. Adem’in ilk yoldaşı. Lilith. Efsanelerin, mitlerin, lanetlerin kadını. Ve şimdi önünde duruyordu, gözlerinde milyonlarca yıllık yalnızlığın izleri vardı. Bu gerçeklik, onu hem dehşete düşürüyor hem de inanılmaz bir şekilde bağlıyordu. Lilith’in elini tuttu. Soğuktu, ama altında yatan bir ateşin habercisiydi. Tam o anda, tapınağın dışında, uzaklardan gelen bir çığlık duyuldu. Ses, bir insanın değil, daha çok… avlanan bir ruhun çığlığıydı. Lysander ve Lilith birbirlerine baktılar. Bu ses, kimin çığlığıydı? Ve bu ses, onların yeni oyununu nasıl etkileyecekti?
Lilith’in yüzündeki keder aniden kayboldu. Yerini, avını bekleyen bir yırtıcının soğuk kararlılığı aldı. Lysander’ın elini bıraktı ve kapıya doğru yürüdü. “Gitmemiz gerekiyor,” dedi, arkasına bile bakmadan. “Yeni bir av geldi.”
Lysander, şaşkınlıkla arkasından baktı. Yeni bir av mı? Kim? Ve neden bu kadar acil? Lilith, kapıdan çıkıp karanlığa karışırken, Lysander’ın zihnindeki tek soru, bu kadının gerçekte kim olduğu ve onun için ne ifade ettiğiydi. Ancak bu düşünceler, dışarıdan gelen, daha da yaklaşan ürpertici sesle kesildi. Bir şeyler, karanlığın içinde, onlara doğru geliyordu. Ve bu kez, ne Lilith’in gücü ne de Lysander’ın vampir doğası, onlara neyin beklediğini söyleyebilirdi.