Gece Kanatları Altında Fısıltılar

Chapter 2 — Kanlı Hilalin Altında Fısıldanan Yeminler

Soğuk taş zemine serilmiş bedeninin her zerresi, Gümüş Şafak Tarikatı'nın acımasız ellerinde hissettiği buz gibi baskıyı iliklerine kadar hissediyordu. Lysander Draculesti, bir zamanlar Karpat Dağları'nın efendisi, şimdi ise avlanmış bir hayvandı. Üzerindeki yırtık pırtık, asaletini yitirmiş kadife ceket, bir zamanlar sahip olduğu gücün ve ihtişamın sessiz birer tanığıydı. Gümüş şafakın ilk ışıkları, daracık tapınak hücresinin küçük, demir parmaklıklı penceresinden süzülüyor, tozlu havada dans eden ışık huzmeleri, yerde uzanan figürün solgun tenini daha da belirginleştiriyordu.

Nefes almak bile bir lükstü sanki. Her ciğerine çektiği hava, ciğerlerini keskin bir kokuyla dolduruyordu; pas, küf ve... kan. Üzerindeki kan lekeleri kurumuş, yerini deride yapışkan, rahatsız edici bir hisse bırakmıştı. Tarikatın lideri, soğuk, hesapçı gözleriyle Lysander'ın üzerinde gezinen Rahip Elias, elindeki gümüş işlemeli kırbacı havada savuruyordu. Kırbacın sesi, hücrenin uğursuz sessizliğini yırtan tek tindi.

"Söyle bana, Draculesti," dedi Elias, sesi bir fısıltıdan çok bir tıslama gibiydi. "Nerede saklıyorsun? O kadim gücü, o laneti... Nerede? Lilith'in sana fısıldadıkları, seni bu sona hazırlamıştı değil mi?"

Lysander'ın dudakları hafifçe aralandı, zayıf bir öksürük döküldü boğazından. Lilith. O isim, zihninde bir anda beliren kor gibiydi. Karanlığın kraliçesi, ona yardım etmeyi teklif eden, gözlerindeki vaatlerle ruhunu baştan çıkaran o büyüleyici varlık. Lilith onu dönüştürmüş, ona yeni bir yaşam, yeni bir güç bahşetmişti. Ancak bu yeni yaşamın bedeli ağırdı. Gümüş Şafak Tarikatı, onun varlığından haberdar olmuştu ve şimdi onu, vampir soyunun son kalıntısını yok etmek için buradaydılar.

"Bilmiyorum," diye tısladı Lysander, sesi bir hırıltıdan ibaretti. Yalan söylüyordu. Lilith'in ona verdiği güç, tapınağın derinliklerinde, efsanevi bir kalıntıdaydı. Kutsal Topraklar'ın kalbinde saklıydı ve Lilith, o gücü kullanarak dünyayı kana bulamayı planlıyordu. Lysander ise bu planın bir parçası olmak istemiyordu. Onun için Lilith, bir kurtarıcı değil, bir yıkım meleğiydi. Ama bu gerçeği Elias'a açıklayamazdı. Açıklarsa, Tarikatın gazabı üzerine daha da yoğunlaşacaktı.

Elias'ın yüzünde acımasız bir gülümseme belirdi. "Yalan söylüyorsun. Lilith'in laneti seni ele geçirmiş. Senin gibi bir zayıfın, o kadim gücü kontrol edebileceğine inanmıyorum. Ama merak etme, biz sana yardım edeceğiz." Elias, yanındaki muhafızlardan birine işaret etti. Adam, elinde paslı bir hançerle Lysander'a yaklaştı. Hançerin ucu, Lysander'ın çıplak koluna bastırıldı.

"Bu kan," dedi Elias, hançerin ucundan akan koyu, neredeyse siyah kana bakarak. "Bu asil kan. Bunun Tarikat'ın eline geçmesi, bizim için büyük bir zafer olacak. Ve Lilith'in sana vaat ettiği o güç de, eninde sonunda bizim olacak."

Lysander'ın dişleri sıkıldı. Bu acıya alışmıştı. Gümüş Şafak'ın işkenceleri, vampir doğasının gerektirdiği dayanıklılık sayesinde dayanılabilir hale gelmişti. Ama zihinsel işkence daha fazlaydı. Lilith'in sözleri, zihninde yankılanıyordu: "Korkma, sevgilim. Onlar sana asla dokunamaz. Ben seninleyim." Ama neredeydi şimdi Lilith? Neden onu kurtarmaya gelmemişti? Yoksa bu da mı onun oyunuydu?

Saatler geçti. Güneş yükseldi, sonra tekrar alçaldı. Hücrenin karanlığı, Lysander'ın ruhunun karanlığıyla birleşti. Elias ve adamları gidip gelmiş, her seferinde yeni bir acı yöntemi denemişlerdi. Gümüş, vampirleri zayıflatırdı. Ateş yakardı. Ama en kötüsü, onların umutlarını kırmaktı.

Sonunda, alacakaranlığın çöktüğü bir anda, hücrenin ağır demir kapısı tekrar gıcırtıyla açıldı. Ama bu kez içeri giren Elias değil, Tarikat'ın en sadık üyelerinden biriydi. Yüzü ter içinde, gözleri paniğe bulanmıştı.

"Rahip Elias!" diye kekeledi. "Dışarıda... Dışarıda bir şey var! Şafak Savaşçıları yenildi! Birkahtamızı kaybettik! O... o geliyor!"

Elias'ın yüzündeki memnuniyet ifadesi anında silindi. Gözleri, kapı aralığından dışarıdaki kaosa doğru odaklandı. Dışarıdan gelen çığlıklar, kılıç sesleri ve uğursuz bir kükreme sesi, hücreyi titretiyordu. Sanki yer sarsılıyordu.

"Kim geliyor?" diye sordu Elias, sesi titreyerek.

Adam, nefes nefese cevap verdi. "Bilmiyoruz! Ama... Ama bu bir insan değil! Bu... bu bir iblis! Ve yanında... yanında onu koruyan bir figür var! Kırmızı gözleri var! Yüksek sesle bir isim haykırdı! Sizin adınızı... Lysander Draculesti!"

Lysander'ın kalbi kulaklarında gümbürdüyordu. Kırmızı gözler. Kükreme. Gelen Lilith olmalıydı. Ama neden onu kurtarıyordu? Neden Tarikat'ı yok ediyordu? Bu, Lilith'in planının bir parçası mıydı? Yoksa... yoksa gerçekten kendisi için mi gelmişti? Elias'ın boş gözlerle baktığı kapı aralığından, içeri doğru karanlık, uğursuz bir gölge süzülmeye başladı. Gelen, sadece bir iblis değil, bir yıkım gücüydü. Ve Lysander, bu kaosun ortasında, kurtuluş mu yoksa daha derin bir esaret mi bulacağını bilmiyordu.

Sonra, hücrenin loş ışığında, kapının pervazına yaslanmış, yüzünde hem öfke hem de zaferin izleri taşıyan bir figür belirdi. Yüzü karanlıkta seçilemiyordu ama tek bir şey kesindi: Gözleri, yakamoz gibi parlayan iki kan kırmızısı noktaydı. Ve o gözler, doğrudan Lysander'a kilitlenmişti.