Yasak Bahçe
Chapter 2 — Kan Kırmızı Gülün Solan Yaprakları
Eliza, nefes nefese Aras'ın kolunda, İstanbul'un telaşlı sokaklarında bir hayalet gibi ilerliyordu. Arkalarında bıraktıkları, beyazlar içindeki o korkunç yalancı cennet, şimdi solmuş bir anıdan ibaretti. Gözleri hâlâ kilisenin kapısında kalakalmış Demir'in öfkeli bakışlarını arıyordu, ama artık sadece hızla akıp giden şehir silüeti vardı. Aras'ın eli, Eliza'nın titreyen elini sıkıca kavramıştı, sanki ondan başka tutunacak dalı yokmuş gibi. Her adım, attıkları bir adım, Demir'in öfkesinden biraz daha uzaklaşmak demekti, ama aynı zamanda bilmedikleri bir geleceğe doğru sürükleniyorlardı.
“Nereye gidiyoruz, Aras?” diye fısıldadı Eliza, sesi titreyerek. Kalbi göğsünde bir kuş gibi çırpınıyordu, hem heyecandan hem de korkudan.
Aras, sert çenesini kaldırarak ona baktı. Gözlerindeki parlaklık, bir an için tehlikeyi unutturacak kadar gerçekti. “Şimdilik kimsenin bizi bulamayacağı bir yere. Sonra… sonra bakarız.” Sesi sakindi, ama Eliza onun da gergin olduğunu hissedebiliyordu. Kendi dünyalarından, Demir'in kudretli dünyasından ne kadar uzağa kaçabilirlerdi ki?
Birkaç saat sonra, şehrin gürültüsünden uzakta, boğaza nazır küçük, eski bir pansiyonun loş odasındaydılar. Oda küçüktü, ama temizdi. Pencereden sızan akşam güneşi, toz zerreciklerini altın tozları gibi havada dans ettiriyordu. Eliza, pencere kenarına oturmuş, denize bakıyordu. Deniz, onun kalbi gibiydi; sakin görünüyor ama altında derin, bilinmeyen akıntılar barındırıyordu.
Aras içeri girdiğinde, elinde iki bardak çay vardı. Birini Eliza'ya uzattı. Elleri buluştuğunda, aralarındaki elektriklenme hissedilir derecedeydi. Bu, kaçışın getirdiği bir coşku muydu, yoksa yasak olmanın verdiği o karşı konulmaz çekim miydi, bilmiyordu.
“Demir… peşimizi bırakır mı sanıyorsun?” diye sordu Eliza, bardağı dudaklarına götürürken.
Aras derin bir nefes aldı. “Demir Soykan kolay kolay pes eden biri değildir, Eliza. Ama sen onu seçmedin. Sen beni seçtin. Bunun bedelini ödeyeceğini biliyordun.” Bakışları acımasız bir kararlılıkla doluydu. “Biz de bedelini ödemeye hazırız.”
Daha fazla konuşamadılar. Odadaki sessizlik, söylenmeyen kelimelerle doluydu. Kaçışın getirdiği ilk rahatlama yerini, belirsizliğin ağırlığına bırakıyordu. Gece çökerken, dışarıdan gelen martı sesleri bile bir hüzün taşıyordu. Eliza, Aras'ın kollarında uyumaya çalışıyordu, ama zihni sürekli bir adım önde, Demir'in ne planladığını hayal ediyordu.
Sabahın erken saatleriydi. Eliza uyandığında, Aras'ın yanında olmadığını fark etti. Kalbi buz kesti. Yatağın yanındaki komodinin üzerinde buruşturulmuş bir kağıt parçası ve boş bir bardak duruyordu. Titreyen ellerle kağıdı aldı. Aras'ın aceleyle karaladığı kelimeler okunaklı değildi sanki, ama bir cümle dikkatini çekti:
“Onu yalnız bırakmayacağım. Senin için geliyorum.”
Eliza'nın gözleri dehşetle büyüdü. ‘Onu’ kimdi? Aras bir başkasından mı bahsediyordu? Yoksa bu, Demir'in bir oyunu muydu? Tam o sırada, odanın kapısı gürültüyle çalındı. Ardından, tok bir ses duyuldu:
“Eliza Hanım? Demir Bey sizi görmek istiyor. Acil bir durum var.”
Eliza'nın boğazına bir yumru oturdu. Demir… Demek ki onu bulmuştu. Ama Aras’ın notu ne anlama geliyordu? Demir, Aras’ı mı yakalamıştı, yoksa Aras bir tehlikeye mi atılmıştı? Kapıyı kimin çaldığını göremiyordu, ama dışarıdaki sesin soğukluğu, içinde bulunduğu çıkmazın derinliğini anlamasına yetmişti.