Yasak Bahçe
Chapter 3 — Bozuk Ayna Kırıntıları
Soğuk, nemli bir yatak odası. Eliza, incecik çarşafın altında titriyordu. Dışarıdan gelen boğuk şehir uğultusu, içindeki fırtınayı bastırmaya yetmiyordu. Aras'ı nereye saklamışlardı? Demir'in adamları onu nereye götürmüştü? Son gördüğü yüz, Aras'ın endişeli gözleriydi, sonra bir telaş, bir itişme ve boşluk... Kendini Demir'in malikanesinin bir kenarında, kimliği belirsiz iki iri yarı adamın arasında bulmuştu. Gözleri buz gibiydi. Yüzünde ne bir merhamet kırıntısı ne de bir pişmanlık izi vardı.
"Aras nerede, Eliza?" diye sormuştu Demir, sesi bir yılanın tıslayışı gibiydi. Parmağıyla, odanın tam ortasındaki antika, işlemeli masayı işaret etti. Masanın üzerinde, parlak ve kusursuz görünen bir ayna vardı. Ayna, şu an Eliza'nın ruh halinin tam zıttıydı.
"Bilmiyorum," diye fısıldadı Eliza, sesi titrek çıkmıştı. Yalan söylemek zorundaydı. Aras'ın nereye gittiğini gerçekten bilmiyordu, ama bildiği bir şey varsa, o da Demir'e tek kelime etmemesi gerektiğiydi. Aras'ın kaçış planının bir parçası mıydı bu kayboluş? Yoksa Demir onu bulup ortadan mı kaldırmıştı? Bu düşünce midesine bir yumruk gibi oturdu.
Demir'in dudakları hafifçe yukarı kıvrıldı, bu bir gülümseme değil, bir avcının zafer gülüşüydü. "Yalan söylüyorsun," dedi sakin bir sesle, ama gözlerindeki öfke dalgalanıyordu. Masaya doğru yürüdü, eli ayna yüzeyinde gezindi. "Bu aynaya bak, Eliza. Kendini görüyor musun? O 'seçtiğin' adamla kaçtın, beni, her şeyimizi ardında bıraktın. Şimdi nerede? Belki de çoktan seni sattı, değil mi? Belki de şimdi senin peşinden koşan benim. Bu kez kaçamayacaksın."
Eliza başını çevirdi, aynaya bakmak istemiyordu. Kendi yansımasında gördüğü korkak, çaresiz kadın, kendisi değildi. O, Aras'ı seçmiş, hayatını riske atmış güçlü bir kadındı. Ama şimdi, bu odada, Demir'in karşısında, o güç paramparça olmuştu. Demir'in adamlarından biri elindeki küçük, yıpranmış bir fotoğraf albümünü masaya bıraktı. Eliza'nın kalbi ağzına geldi. O, Aras ile kaçmadan önceki o kısa, mutlu günlerden kalma anılardı.
Demir, albümün kapağını açtı. İçinde Eliza ve Aras'ın neşeli anlarının fotoğrafları vardı. Sanki her bir kare, Eliza'nın ihanetini yüzüne vuruyordu. Demir, parmağını bir fotoğrafta gezdirdi. Eliza ve Aras, bir sahil kenarında el ele yürüyordu. Gözlerinde, Demir'in asla ulaşamayacağı bir özgürlük ve aşk vardı.
"Çok güzelsiniz," dedi Demir, sesi buz kesmişti. "Ama şimdi bu güzellikler sadece birer hatıra. Ve hatıralar, bazen can yakar, değil mi?" Elindeki fotoğrafı kaldırdı, ışıkta parladı. "Aras'ın bu gezide nerede konakladığını biliyor muydun, Eliza? Çünkü ben biliyorum." Gözleri, Eliza'nın gözlerine kilitlendi. "Onunla vedalaşma zamanı geldi. Ve sen de benimle vedalaşacaksın. Bu kez, sonsuza dek."
Eliza'nın nefesi kesildi. Aras'ın nerede olduğunu gerçekten biliyor muydu? Yoksa bu sadece onu korkutmak için söylenmiş bir yalan mıydı? Demir'in yüzündeki ifade, bu kez bir oyun oynamadığını gösteriyordu. Bir planı vardı, acımasız ve kesin bir plan. Ve Eliza, o planın tam ortasında, çaresiz bir piyondu.
Demir, elindeki fotoğrafı yavaşça masanın üzerine, bozuk ayna kırıntılarının yanına bıraktı. Ayna, şimdi birkaç parçaya ayrılmış, yansıması bulanıklaşmıştı. Tıpkı Eliza'nın hayatı gibi. "Şimdi anlat," dedi Demir, sesi fısıltıdan öteye gitmiyordu. "Aras nerede? Eğer doğruyu söylemezsen, bu kırık ayna parçaları senin bedenine saplanan camlar gibi olacak." Eliza, titreyen elleriyle masadaki soğuk cam parçalarından birini hissetti. Gözlerini kapattı. Bir karar vermeliydi. Aras'ı kurtarmak için kendini mi feda edecekti, yoksa Demir'in oyununa boyun mu eğecekti?
Tam o sırada, dış kapıdan gelen sert bir darbe sesi odayı inletti. Kapı gıcırtıyla açıldı. İçeriye, yağmur ve rüzgarla sırılsıklam olmuş, yüzünde acı dolu bir ifadeyle Aras girdi. Gözleri doğrudan Eliza'ya kenetlendi. "Eliza!" diye bağırdı. Ama arkasında, kapı aralığında, Demir'in adamlarının siluetleri belirmişti. Aras tuzağa düşmüştü. Ya da belki de… bu tuzak onun kendi planıydı?